8 Ocak 2011 Cumartesi

Meğer suçlu modemmiş!

Bir ay aradan sonra yeniden merhaba. Artık çok havalı bir blog yazarı oldum. Canım isterse ayda bir yazıyorum :) Öyle kendimi sıkmıyorum, aman bugün şu ilginç şey oldu, hatırası var yazayım vs. demiyorum... Aslına bakasrsanız diyemiyorduuuummm.

İşin aslı, yaklaşık bir aydır Türk Telekom'la gerçekleşen görüşmelerimiz sonucunda, internete bağlanamama nedenimin modemden kaynaklandığı ortaya çıktı. Ben bu süre zarfında nerdeyse iki günde bir arıza servis talebinde bulunuyor ve Ayşe Hanım'a, Murat Bey'e, Ercan Bey'e, Hakan Bey'e ve daha ismini hatırlayamadığım bir sürü teknik servis uzmanına " modemin ışığı yanıyor mu? sabit mi yanıyor yoksa pırpır ediyor mu? ee o zaman bir daha açın kapatın, olmadı mı?peki servis yazalım... Bizde herşey mükemmel gözüküyor yoksa sizin bilgisayarınız bozuk olmasın? Doğru hatta bağlanıyorsunuz değil mi?(Bu da internet nedir biliyor musunuz? sorusunun kibarca şekli)... Bir de en sinir bozucu olay, her seferinde yeniden derdimi anlatıyor, araya "DNS, IP, Port" vs. tarzında afilli kelimelerle konuşmama rağmen görevlinin ilk sorusu "Modem fişe takılı ve doğru şekilde bağlı mı?" oluyor. Ben ne diyorum güzel insan? DNS diyorum, IP adresini manuel yazarsam çıkıyor diyorum.Sen bana ne soruyorsun? Türk Telekom'u esefle kınıyorum :)

Sonunda azmettim teknik servis ağzındaki baklayı çıkardı ve suçu modemimin üzerine attı. İyi de yaptıi gerçekten de modem arızalıymış... E mübarek adamlar baştan söylesenize bunu!

6 Aralık 2010 Pazartesi

Oyun parkımız

Yaklaşık 1 ay önce Ezgi yavaş yavaş mobilize olmaya başladı. İlk önce komando sürünüşü ile oyuncaklara ulaşmaya başladı. Atakan ise Ezgi'nin yakın takipçisi olmasa da o da hareketlenmeye niyetlenmişti. Baktım ki küçük aksiyon insanları artık yerlerinde pek durmayacalar, ben de oyun halısını evdeki tüm yastıklarla çevreledim. Hatta eve gelen misafirler koltuklarda sırt yastığı olmadan oturmaya razı oluyorlardı mecburen. Belinden 3, boynundan 1 ve kollarından 2 ameliyat geçiren canım annem bile "Aman aman çocuklar oynasın, ben şu küçük yastıkla otururum" diyerek de fedakarlık gösteriyordu. Ancak gelin görün ki, benim kaşif kızımı yastık gibi engeller durduramadı. En son yastıkların arasından süzülüp koltuğun altına kafasını sokunca ve normal olarak geri çekilip çıkamayınca bu iş böyle olmayacak dedim ve mağazanın yolunu tuttum.

Başta bizimkilere plastik renkli çitler aldık. Amazon'da çok şık ahşap çitler vardı, gözüm onlarda kaldı ama maalesef Türkiye'ye göndermiyorlar. Biz iki paket aldık. Bence normalde bir paket tek çocuk için yeterli. Bir paketten 6 adet çit çıkıyor, montajı çok pratik, bir tanesinin üzerinde ise minik dönen toplar ve şekil yerleştirmece oyunu var. Biz şekilleri ileri zamanlarda kullanılmak üzere ortadan kaldırdık, çünkü küçük parçalar, rahatlıkla azmeder ve yutarlar...

Çitlerimizi salonun ortasına kurduk, zeminine anaokullarında kullanılan yap-boz şeklindeki renkli EVA karolar aldık. Ancak bu malzeme şimdilik bizimkilere sert geldi. Emekleme hareketinden oturmaya geçerken, ya da sakin sakin otururken hooooppp diye yavaş çekimde düşerken canlarının acımasından korktum. Bunun üzerine zeminde iyileştirme çalışmaları yaptık. Babaannemizden kalın battaniye ve evde kullanmadığımız bir yorganı kullanıyoruz şimdilerde. Bir de çitin kenarlarını da balkon minderleriyle kapladık :) Yani evin içinde kaçak bir gecekondu yaptık. Aman belediye duymasın!
Oyun parkımızın son hali

Yap-Boz Karolar

Meraklı kızım kamerayı keşfetti

Veeeeee kamerayı ağzına sokmak istedi:)

Atakan'ın elinde bir tek meyve kokteyli eksik. Keyif son noktada!

Burada biraz kabadayı çıkmışız. "Bir durum mu vardı kardeşim?"

1 Aralık 2010 Çarşamba

Özet geçiyorum

Merak etmeyin, hepimiz iyiyiz ve yaşıyoruz :) Bir aydır nasıl oluyor da bir türlü iki satır yazamıyor diye merak ediyorsanız size son günlerimizden bir özet geçeyim;
Bugün 1 Aralık 2010, Çarşamba... Önce özetler;

Başta bakıcımız, Gül Teyze'miz, ülkesine geri döndü. Tabi geri dönmeden evvel iki hafta dönüş heyecanıyla ayakları yere basmıyordu, akıl bir karış havadaydı. Bu yüzden bana daha çok görev düşüyordu. En basit şeyleri bile kontrol etmem gerekiyordu.
Bu süre zarfında yeni bakıcı arayışımız başladı. Ajans ajans dolaştım, kuzularımı üzmeyecek güleryüzlü ablalarla görüştüm. Sonunda Meral Abla'mız bizimle çalışmaya başladı.
Gül Teyze gitti, bayram geldi, yeni ablamıza alışmaya başladık. Bilenler bilir. Bir bakıcıyı bırakıp diğerine geçmek gerçekten sabır ve enerji ister. Herşeye silbaştan başlarsın. Tüm makineleri yeniden öğretirsin, düzeni anlatırsın, anlatırsın ve yine anlatırsın. Bu arada "Bunları tek başıma yapsam daha az yorulurdum" dersin vs. Neyse ki yeni ablamızla alışma dönemimiz o kadar sancılı geçmedi. Şimdilik mutlu mesut yaşıyoruz.
Bebişler daha bir mobilize oldu. Atakan pek emekleme taraftarı değil, direkt yürüyeceğim diyen bebek grubundan. Ezgi ise bir komando ruhu taşıyor, alçak sürünmede her yere ulaşabiliyor. Ezgi'nin üst dişi çıktı, Atakan'ınki henüz yolda... Bu arada anne çalışmaya devam ediyor, projesini hazırlıyor ve sık sık ikiz annesi on kaplan gücündedir cümlesini tekrarlıyor :)

27 Ekim 2010 Çarşamba

Veeeeee sonunda!

Sonunda 25 Ekim 2010 tarihinde canım oğlumun da dişi çıktı. Ne yalan söyleyeyim dişler kaşındıkça kaşınıyor ama dişin ucu bir türlü gözükmüyordu. Ay çok beyazladı, bugün yarın çıkar desem de bu işten ümidimi kesmiştim. Ama oğlum sürprizini yaptı minik dişin ucu gözüktü...

Şimdi efendim sıfır kilometre dişlerimizle neler yapıyoruz?

1- İlk başta güç denemesi yapıyoruz. Bunun için ihtiyacımız olan anne-baba parmağı, 2 adet yeni çıkmış ve keskin minik dişler, melek masumiyeti ve sevimliliği...İşte bu kadar. İlk önce en sevimli yüzümüzle anne veya babaya yaklaşıyoruz, ki bu durumda kendileri kurban oluyorlar. Sonrasında parmak inceleme havasında anne-baba parmağı ağıza alınıyor, ısırılıyor ve kurban çığlık atana kadar bekleniyor. Çığlık duyulduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi ısırmaya devam ediliyor. Bu sefer acı içindeki anne-baba en sevimli tavrını takınıyor, küçük meleği güldürüyor ve parmağını kurtarıyor.

2- Kemirme denemeleri yapılıyor. Favorimiz simit! Çocuklarım Türk olduklarını hemen ispatladılar. Ne de olsa simit, kuru fasulye-pilav, baklava milli yiyeceklerimiz! Bunları sevmeyenlerin soy ağacını iyice kontrol etmeleri gerekir :) Biz de içgüdülerimizin çağrısına ses vererek susamlarını çıkardığımız simitleri kemiriyoruz. Simitle süper diş kaşınıyor.

3- Herşeyi ısırıyoruz. Oyuncaklar, kendi ellerimiz ve ayaklarımız, kardeşimizin el ve ayakları, dişlik vs. Kısacası kapsama alanımızda her ne varsa :)

Birazdan köpeğin kuyruğu ısırılacak!

Kızımın çok seçkin bir ağız tadı vardır. Geyik etine bayılır! Buradaki mağdurumuz Ikea'dan aldığımız turuncu geyik...




El yetmediğinde ayak da ısırılır!


19 Ekim 2010 Salı

Araç koltuğu mu dediniz? O da ne ki?

"Araç koltuğu mu dediniz? O da ne ki? Haaaa o mu? Amaaaan boşverin. Bizim çocukluğumuzda araç koltuğu mu vardı sanki? Doluşurduk arabaya giderdik. Hiçbir şey de olmazdı."  Bu cümleler birçoğunuza hiç yabancı gelmemiştir. Maalesef ülkemizde araç koltuğu kullanımı zorunlu olsa da, dergilerde gazetelerde boy boy bilgilendirici yazılar yazılsa da araç koltuğu kullanımı hiç de yaygın değil. Bırakın Anadolu'yu İstanbul'da bile trafikte giderken yanınızdaki araca baktığınızda çoğu zaman kucakta taşınan minicik masumları görmek o kadar kanıksanmış durumdaki! Aileler gayet mutlu şekilde içinde oldukları tehlikenin farkında olmadan ve yavrularını nasıl risk altında  bulundurduklarını bilmeden güle oynaya yollarda vızır vızır dolaşıyorlar. Hele bir de piknikten gliniyorsa değmeyin keyiflerine! Halbuki hayatta bu tarz hataları yalnızca bir kere yapmanız mümkün. Maalesef herşeyi düzeltebileceğiniz ikinci bir şansınız olmuyor, çünkü bahsettiğimiz şey çocuklarımızın güvenliği ve hayatı...

Deniliyor ki; "Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı araştırmaya göre Türkiye trafik kazalarında en çok çocuk ölümlerinin gerçekleştiği ülkeler arasında 5. sırada. Araçlarda çocuk koltuğunu zorunlu tutan AB ülkelerinde kazalarda çocuk ölümleri % 2 oranında iken ülkemizde % 40 civarında. 0-9 yaş aralığındaki çocukların % 46'sı çocuk koltuğu kullanılmadığı için trafik kazalarında yaşamını yitiriyor. Hazırlanan yasaya göre 150 cm'den kısa ve 36 kg. ağırlığından az olan her çocuğun araç koltuğunda oturması zorunlu tutuluyor" Görüldüğü gibi rakamlar çok çarpıcı ve yasaya göre yolculuk esnasında araç koltuğu kullanmamak yasak. Peki yasak oluyor da ne oluyor? Tabi ki hiçbir şey!

Ancak beterin beteri de vardır değil mi? Aynı yandaki fotoğraftaki gibi. Motorsikletin üzerine konulmuş heybelerin içinde iki minik keyifle seyahat ediyor. Oooh püfür püfür! Manzara mükemmel! Rüzgarı yüzlerinde hissederek özgürlüğün tadını çıkarıyorlar... AB'ye uyum yasalarını çıkardığımız iyi oluyor. Seneye, bilemedin on seneye o da olmadı 20 seneye kesin AB'ye giriyoruz. Hayırlı uğurlu olsun!

Ah şu dişler!

Bildiğiniz gibi minik kızımın artık kocaman iki tane dişi var. Ezgi bu dönemi çok rahat atlattı. Korkulan olmadı, ateşimiz çıkmadı, mızmız olmadık. Hatta içimden "Şu diş olayını da amma abartıyorlarmış" diyordum ki; Atakan'ın diş sıkıntılarıyla yüzyüze geldim :)
Minik oğlumun dün yüzünden düşen bin parçaydı. Devamlı bir söylenmedir gitti. Bu o kadar devam etmiş ki, akşam olduğunda ben de, bakıcı teyzemiz de artık tükenmiş durumdaydık. Sanmayın ki tüm gün çok iş yaptık. Günümüz her zamanki gibi geçti ama canımın söylenmesi ve ona çok yardım edememek yormuştu bizi. Soğuk dişlikler, ilacımız şimdilik oğlumu biraz da olsa sakinleştiriyor. Neyse yarın öbür gün dişimiz çıkar diye tahmin ediyoruz. Ondan sonra oğlum yeniden eski neşesine dönecektir...

1 Ekim 2010 Cuma

İlk dişimiz göründü!

Artık benim kızım kocaaaammmaaaan oldu! Çok zamandır eline ne geçse kemiriyordu. Sonunda uğraştı uğraştı ve takvimler 28 Eylül 2010 tarihini gösterdiği gün o minicik dişin ucu göründü. Ama bakmayın öyle minicik bir çıkıntı olduğuna, ağzına el sokmak cesaret ister :) Benim tatlı kızım dişini çok şükür sıkıntısız çıkarıyor. Ateşimiz, huysuzluğumuz yok ve uyku düzeninde değişiklik olmadı. Bir ara evde Saint Bernard besler gibi salya miktarında artış oldu o kadarcık... Atakan'cığımın da dişetleri beyazladı. Yakında onun da diş müjdesini veririm inşallah...

Şimdi efendim bugünden tezi yok diş bakımına başlıyoruz. Sabah akşam o minik çıkıntıyı ve diş etlerimizi fırçalayacağız. Zaten daha ikizler doğmadan evvel ilk diş fırçalarını almıştım. Gün o gün, artık kullanacağız :)

Yalnız öyle diş fırçası diyip geçmeyin, bu zamanda yaşadığınıza ve Çinli olmadığınıza şükredin. Ben şahsen şükrediyorum. Neden mi? İlk diş fırçası, daha birçok şeyin mucidi olan Mısırlılar tarafından icat edilmiş. Aslında bu bir nevi çiğneme sopasıymış. Kalem şeklinde bir dal, ipliksi duruma gelecek şekilde sürtülürmüş. sonra da dişler fırçalanırmış. Bu dal parçası bugünlerde diş macunlarının da içinde bulunan misvak aslında. Yok illa ki kaynağından misvak alacağım diyorsanız, bir süpermarket yerine Mısır Çarşısı'na gidip bu sopalardan edinebilirsiniz.
Mısırlılar yine aklı selim ve makul insanlarmış. Diş fırçası sektörüne Çinliler girince işin rengi değişmiş. Girişimci Çinliler 1498'de domuzların boyunlarının arkalarından koparılmış kılları bambu ya da kemikten saplara bağlayarak diş fırçası üretmeye başlamışlar. O zamanlar ağız temizliği için sert kuş tüyü kullanan Avrupalılara sözkonusu diş fırçaları hemen pazarlamışlar. Ancak domuz kılları çok sert olduğu için nazik Avrupalıların dişetleri acımış. Bunun üzerine herhalde beyaz önlüklü İsviçreli bilim adamları olsa gerek hemen sistemi geliştirip, domuz kılı yerine at kılı kullanmışlar. Böylelikle düğün, nişan, doğum gibi özel günlerde dişlerini fırçalayan zamane Avrupalıları at kılından yapılan diş fırçalarıyla daha hijyenik ağızlara sahip olmışlar. Ta ki 1938'de ilk naylon kıllı diş fırçası icat edilene kadar... Aslında pratikte milattan önce 3000 yıllarından kalan Mısır mezarlarında bulunan sopalarla, günümüzün naylon sopaları arasında pek bir fark yok. İnsanlık 5000 yılda diş fırçası bağlamında çok da bir gelişme kaydedememiş. Sanırım bu yüzden de üreticiler çok birşey yaptıklarını göstermek için yok dil temizleyen, yok 360 derece temizleyen, düğmesine basınca fırıldak gibi dönen, dişleri temizlerken dişetlerini de ihmal etmeyen modeller üretiyor. sayın İsviçreli bilim adamları! Yıllardır çalışıyorsunuz, televizyon reklamlarında boy gösteriyorsunuz! Bu mudur gelişme efendim?

Not: Resim yok, çünkü yükleyemiyorum. Bugün de böyle olsun bakalım :)